Sünnet Nedir?

Vahyi mesaj, insanlara kendi aralarından seçilmiş  bir rasul (elçi) aracılığıyla iletilir. Rabbimizin tamamlanmış din olarak seçtiği İslam da, Hz. Muhammed'in j aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak insanların çoğu rasullerin beşer olmasına itiraz etmiştir. Ya rasullerin olağanüstü hallerle donatılmaları istenmiş ya da rasullerin konumu bu tasavvurlarla saptırılmaya çalı­şılmıştır (De ki: Ben size, 'Allah'ın hazineleri yammdadır, demiyorum! Gaybı da bilmem; size, bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyo­rum'... (En'am, 6/50). Bir çok ümmet, rasullerinin konumunu de­ğerlendirirken, dalâlete düşmüştür. Rasullerine eziyet edenler yanında, onların konumlarını yüceltip, ilahlık mertebesine çıkartanlar da olmuştur. Her iki tavır da önemli bir sapmadır. Bu sapmalara karşı, Kur'an vah­yini bize aktaran ve Kur'an'ın örnek alınacak ilk şahit­liğini gerçekleştiren Hz. Muhammed'in konumu, Kur'an bütünlüğü içinde iyi belirlenmelidir.

Rasulullah'ın örnekliğinin "sünnet" terimi ile zikre­dilmesi genel kabul görmüştür. Kur'ani mesajın şahit­liği konusunda söz, fiil ve ikrar şeklinde vücud bulan Rasulullah'ın uygulamalarına "sünnet" denmiştir. An­cak bu konuda da iki önemli yanlış yapılmıştır: Birinci yanlış, Rasulullah'ın, insanüstü bir örnekliğe sahip ol­duğu, Kur'an'ın bildirmediği konularda dinin tamam­lanması için Kur'an dışında da vahiy (gayri metluv) al­dığı ve bağımsız teşri yetkisiyle donatıldığı gibi yakla­şımlardır. Hz. Muhammed'in Kur'an'da anlatılan ko­numu ile çelişen bu yaklaşımlar, sünnet konusunu, zanni ve Kur'an dışı bir itikad olayına dönüştürmekte­dir. İkinci hata ise, sünnet ile irtibatımız konusunda yapılmıştır. Rasulullah'ın uygulamaları ile, bu uygula­maların sözlü olarak aktarımı kabul edilen  hadis"ler bir tutulmuş; yaşanmışlığı kesin (vâki) olan sünnet üe^ bize farklı biçimlerde belirlenen isnad zincirleriyle ve mânâ üzere aktarılan "hadis"in zanniliği arasındaki temel fark görülmemiştir.

Vahyin haberleriyle uyarılan insanların sorumlulu­ğu kadar, bir beşer olarak rasullerin de aynı vahyi uyanlar karşısında sorumlulukları vardır. (Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere de soracağız. (A'raf, 7/6)) Bununla birlikte vahyin taşınması ve örneklendirilmesi konusunda rasullerin sorumlulukları elbette önceliklidir. Rasulullah'ın öncelikli görevi Kur'an'ı yaşama geçir­me konusundaki şahitliğidir. (Bakara,2/143) ki o müslümanlar için en güzel örnekliği (üsvetun kasene) (Andolsun ki, Rasulullah'da, sizin için, Allah'a ve ahirel gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır. (Ahzab, 33/21)) oluşturur.

Ancak vahyî buyrukların yaşanır kılınmasında Ra­sulullah'ın örneklik oluşturan sünneti, daha sonraları farklı biçimlerde anlaşılmaya başlanmıştır. Bu konuda daha ilk dönemlerden itibaren, Rasulullah'ın ancak "kitapla hükmettiği" ve kendisine sorulan bir çok soru­ya Rabbimizin "De ki..." lafzıyla başlayan ayetleriyle cevap verdiği, kendisinin de Kur'an'a tâbi olduğu ve "ondan sorulacağı" gözardı edilerek, Kur'an ile çelişen veya Kur'an'ın bildirdiği hükümlerle yetinmeyen riva­yetlere meyledilmiştir. Ve bu rivayetlerin "Allah katın­dan sanılması" için bazı ayetlerin zorlanmasıyla "Kut­si hadis" veya "gayri metluv" gibi dinin kaynağı ile il­gili, tamamen zanniliğe dayanan ve gayb alanını ilgi­lendiren yeni bilgi çeşitleri üretilmiştir. Muhkem Kur'an ayetleri ile bu tür rivayetler, eşdeğer veya di­nin tamamlayıcısı niteliğinde görülmüştür.

Oysa Rasulullah'ın risaletle ilgili bilgi kaynağı, Kur'an vahyi ile kayıtlıdır. (Yunus:10/15) Necm suresinde geçen "O hevasından konuşmaz" (Necm:53/3) ayetini, Rasulullah'ın bütün yaşamına ve söylediklerine hamledenler, Rasul’ü ira­desiz bir aktarıcı konumuna düşürmektedirler. Bu ayetin sadece hüküm konularıyla kayıtlı olduğunu id­dia edenlerin ise, Kur'an'm dışında neyin bağlayıcı hü­küm olup neyin olmadığına dair kesin hiç bir ölçüleri bulunmamaktadır. Bu ayet, Necm suresi ve Kur'an bütünlüğünde değerlendirildiğinde görülecektir ki; müşriklerin inzal olan Kur'an vahyine karşı "şair sö­zü", "yazdırılmış" veya "uydurma söz" gibi ithamlarına bir karşılıktır. Bu ayette "hevadan olmayan" ile kaste­dilenin, Kur'an vahyi olduğu anlaşılmaktadır /Necm,53/1-6).

Gayri metluv anlayışı yanında Hz. Muhammed'den gelen hüküm ile ilgili rivayetleri, onun sâri (mutlak hüküm koyma yetkisine sahip kişi) olduğu iddiasıyla irtibatlandıranlar da vardır. Oysa "Allah ve Rasulü hükmettiği zaman..."(Ahzab,33/36) ifadesi, Rasulullah'ın Allah'ın hükümleriyle hükmetmesine işaret etmektedir. Çünkü hüküm vermek ancak Allah'a aittir (Yusuf,12/40) ve O hükmünde kimseyi kendine ortak etmez (Kehf,18/26). Rasul'ün insanlar ara­sında hükmetmesinde temel kaynak ise Kur'an'dır (Nisa,4/105).

Rasulullah, ancak Kur'an hükümlerini tatbik için açıklamalar yapmış ve haklarında nass bulunmayan konularda Kur'an bütünlüğünden içtihadi tesbitler çı­karmıştır. Rasul, taşıdığı mesajın şahidliğini de yapan bir insandı. O Kur'an'ı bütün olarak kavramıştı ve şer'i olarak yapabileceği yanlışların da vahiyle düzel­tilmesi imkanına sahip olan, bütün insanlardan farklı ve öncelikli bir konumda bulunuyordu. Allah, onun "haram kılma" (Tahrim,66/1) veya "müstağni olana yönelme" (Abese,80/1-6) gibi içtihadi yanlışlarını vahiyle düzeltmiş ve böylece yanlışlarının örnek alınması engellenmiştir. Dolayısıyla kendisine vahiy inzal olan Rasul, vahyi en iyi anla­yandır ve gerek vahye tabi olmak konusunda gerekse vahyin şahitliğini yerine getirme konusunda Rasulullah'a itaat, Allah'a itaati ifade etmektedir. (Kim Rasul’e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur... (Al-i İmran, 3/32)) İdari ta­sarruflarında da Rasul'e uymanın gerekliliği aynı an­lamda değerlendirilmelidir (...Rasul size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Haşr, 59/7)).

Sünnetin muhtevası konusundaki bulanıklık kadar, sünnetle irtibat konusunda yanlışlıklar da yaşanmış­lar. Rasulullah'ın örnekliği dinin esasıyla ilgili Kur'an dışında yeni bir ilke belirlemek veya bilgi getirmek şeklinde değil, ancak Kur'an hükümlerinin pratize edilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Rasulullah'ın sün­neti bağlayıcılık açısından, "zamanı aşkın" ve "zaman­la kayıtlı" uygulamalar şeklinde iki kısma ayrılır. Ra-sulullah'm zamanla kayıtlı uygulamaları, kendi döne­mini ilgilendiriyordu. Bu bilgi bizim için bir siyer bilgi­si ve fikhetme biçimi olarak örneklik oluşturur. Fakat zamanı aşkın hükümleri, İslam'ın evrensel ve sürekli olan yanıyla alakalıdır ki, bizi de, bizden sonrakileri de ilgilendiren asıl alan burasıdır.

Rasul'ün zamanı aşkın sünneti ile irtibatımız iki yol ile kurulur. Birincisi kesin bilgi akışını sağlar ki buna "yaşayan sünnet" diyoruz. Yaşayan sünnet, aslı Kur'an'da bulunan ve müslümanları ilzam eden bir hükmün, Rasulullah'ın pratiği (vakıa) ile örneklendirilmesi; ve bu örnekliğin İslam'la irtibatlı tüm ekol ve nesillerce tatbik edilerek müteselsil bir yaşantı ile bize kadar ulaşmasıdır. Bu tanım çerçevesinde ifadesini bulan yaşayan sünnet, kesinlik ifade eder (Namaz'ın rekat, erkân ve vakitleri; hacc'ın menâsıkı, tesettürün şekli gibi). Rasulullah'ın sünneti ile ikinci irtibat yolumuz ise, zanni bilgi yoludur. Bu yolla elde edilen bil­giler kesinlik ifade etmez. Bu alandaki bilgiler siyer, hadis, tarih gibi ilk dönem metinlerinden tenkidci bir çabayla (cerh ve tadil yolu ile) elde edilmeye çalışılır. Bu alanda en fazla başvurulacak kaynaklar ise hadis kitaplarıdır.

Bu konuda sıkça zikredilen Hadis ve Sünnet terim­leri arasında önemli farkların varolduğunu tekrar hatırlatmak gerekmektedir. Sünnet, Rasulullah'ın uygu­lamasını (vakıayı) ifade ederken, hadis ise bu vakıaya ilişkin haberlerdir. Bu bağlamda bir hadisi kritik et­mek, sünneti eleştirmek anlamında yorumlanamaz. Hadis rivayetleri, sünneti anlamaya yardımcı olan ve sünnetten izler taşıyan rivayetlerdir. Zira hadisler, Rasul'ün uygulamalarının, yani vakıanın aynen akta­rımı değil, şahidlerin (sahabenin) o yaşantının nasıl ol­duğu hakkında hatırladıktan kadarıyla sözlü bilgi ak­tarımlarıdır. Bu haberler vakıayı motomot ve kuşatıcı bir şekilde aktaramaz. Dolayısıyla hadis, sünnetten iz taşımakla birlikte, sünnetin kendisi değildir. Bununla birlikte, hadis vakıa hakkında zanni doğrular taşıyabilir.

Örneğin tüm ümmete farz olunan namaz ibadetinin erkân, vakit ve rekatlarının aslına Kur'an'da işaret olmakla birlikte, yeterli açıklık yoktur. Yalnızca bu konu bile, Rasulullah'ın örnekliğine duyulan ihtiyacı ortaya

koyar; sünnet ve hadisin konumunu aydınlatabilir. İb­rahim dininin aslından olan namazı ikame etme emri­ni, ilk müslümanlar, Rasulullah'ın şahidliği ile beraberce yerine getirdiler. Ve Rasulullah'ın zaman ve me­kan sınırlarım aşan bu örnekliği (sünnet), çelişkisiz bir biçimde günümüze kadar yaşayan bir süreklilikle taşınmıştır. Namazın vakitleri, temel erkânı ve rekatları hakkındaki Rasulullah dönemindeki sünnet; bu konuların nasıl uygulanacağı hakkında hiç kimseyi iç­tihada zorlamadan, bize kadar ulaşmıştır. Ancak na­maz içinde el ve kolların pozisyonu, tekbir alış veya se­lam veriş şekli gibi temel erkân dışındaki şekil unsurlarında var olan farklılık; sünnete ve sünneti ulaştıran hadis rivayetlerine, dolayısıyla içtihadi yaklaşımlara ait bir muhayyerliği yansıtmaktadır.

Kur'an'ın kavranması ve Rasulullah'ın örnekliğinin anlaşılması konusunda hadis, tefsir, fıkıh gibi birçok  disiplin oluşturulmuştur. Önümüzde gerek dini riva­yetlerle oluşan ve gerekse bu disiplinler çerçevesinde kaleme alınan büyük bir külliyat bulunmaktadır. Ge­leneksel tavır, bu birikimi Kur'an nasslan ışığında kri­tik edeceğine, onu önceleyen bir tutum içindedir. Bi­zim gelenek eleştirimiz, geleneksel birikimin tümüyle reddedilmesi anlamına gelmez. Eleştirimiz tarihi riva­yet ve disiplinlerin, Kur'an'ın anlaşılmasında "belirleyen" konumuna yükseltilmesinedir. Kur'an'ın anlaşıl­masıyla ilgili sorunlarda, akleden müslümanlar ara­sında istişari diyalog kaçınılmazdır. Bu konularda ön­cekilerin hadis, tefsir, fıkıh veya lügat kitaplarında or­taya koydukları birikimden de yararlanmak istişari

sorumluluğumuzun bir gereğidir. Burada önemli olan, tarihi külliyattan yararlanırken, nasıl bir ölçü kullanacağımızdır. Bu da, dinin esasını belirleyenin ge­leneksel külliyat mı, yoksa Kur'an mı olduğu sorusunu gündeme getirir. Tarihi İslam kültürünü anlamakta "temel belirleyen" olarak Kur'an'ın hakem kılınmadığı bir İslam anlayışı ise, tasvip edilemez.