Vahyi mesaj, insanlara kendi aralarından seçilmiş bir rasul (elçi) aracılığıyla iletilir. Rabbimizin tamamlanmış din olarak seçtiği İslam da, Hz. Muhammed'in j aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak insanların çoğu rasullerin beşer olmasına itiraz etmiştir. Ya rasullerin olağanüstü hallerle donatılmaları istenmiş ya da rasullerin konumu bu tasavvurlarla saptırılmaya çalışılmıştır (De ki: Ben size, 'Allah'ın hazineleri yammdadır, demiyorum! Gaybı da bilmem; size, bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum'... (En'am, 6/50). Bir çok ümmet, rasullerinin konumunu değerlendirirken, dalâlete düşmüştür. Rasullerine eziyet edenler yanında, onların konumlarını yüceltip, ilahlık mertebesine çıkartanlar da olmuştur. Her iki tavır da önemli bir sapmadır. Bu sapmalara karşı, Kur'an vahyini bize aktaran ve Kur'an'ın örnek alınacak ilk şahitliğini gerçekleştiren Hz. Muhammed'in konumu, Kur'an bütünlüğü içinde iyi belirlenmelidir.
Rasulullah'ın örnekliğinin "sünnet" terimi ile zikredilmesi genel kabul görmüştür. Kur'ani mesajın şahitliği konusunda söz, fiil ve ikrar şeklinde vücud bulan Rasulullah'ın uygulamalarına "sünnet" denmiştir. Ancak bu konuda da iki önemli yanlış yapılmıştır: Birinci yanlış, Rasulullah'ın, insanüstü bir örnekliğe sahip olduğu, Kur'an'ın bildirmediği konularda dinin tamamlanması için Kur'an dışında da vahiy (gayri metluv) aldığı ve bağımsız teşri yetkisiyle donatıldığı gibi yaklaşımlardır. Hz. Muhammed'in Kur'an'da anlatılan konumu ile çelişen bu yaklaşımlar, sünnet konusunu, zanni ve Kur'an dışı bir itikad olayına dönüştürmektedir. İkinci hata ise, sünnet ile irtibatımız konusunda yapılmıştır. Rasulullah'ın uygulamaları ile, bu uygulamaların sözlü olarak aktarımı kabul edilen hadis"ler bir tutulmuş; yaşanmışlığı kesin (vâki) olan sünnet üe^ bize farklı biçimlerde belirlenen isnad zincirleriyle ve mânâ üzere aktarılan "hadis"in zanniliği arasındaki temel fark görülmemiştir.
Vahyin haberleriyle uyarılan insanların sorumluluğu kadar, bir beşer olarak rasullerin de aynı vahyi uyanlar karşısında sorumlulukları vardır. (Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de, gönderilen peygamberlere de soracağız. (A'raf, 7/6)) Bununla birlikte vahyin taşınması ve örneklendirilmesi konusunda rasullerin sorumlulukları elbette önceliklidir. Rasulullah'ın öncelikli görevi Kur'an'ı yaşama geçirme konusundaki şahitliğidir. (Bakara,2/143) ki o müslümanlar için en güzel örnekliği (üsvetun kasene) (Andolsun ki, Rasulullah'da, sizin için, Allah'a ve ahirel gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır. (Ahzab, 33/21)) oluşturur.
Ancak vahyî buyrukların yaşanır kılınmasında Rasulullah'ın örneklik oluşturan sünneti, daha sonraları farklı biçimlerde anlaşılmaya başlanmıştır. Bu konuda daha ilk dönemlerden itibaren, Rasulullah'ın ancak "kitapla hükmettiği" ve kendisine sorulan bir çok soruya Rabbimizin "De ki..." lafzıyla başlayan ayetleriyle cevap verdiği, kendisinin de Kur'an'a tâbi olduğu ve "ondan sorulacağı" gözardı edilerek, Kur'an ile çelişen veya Kur'an'ın bildirdiği hükümlerle yetinmeyen rivayetlere meyledilmiştir. Ve bu rivayetlerin "Allah katından sanılması" için bazı ayetlerin zorlanmasıyla "Kutsi hadis" veya "gayri metluv" gibi dinin kaynağı ile ilgili, tamamen zanniliğe dayanan ve gayb alanını ilgilendiren yeni bilgi çeşitleri üretilmiştir. Muhkem Kur'an ayetleri ile bu tür rivayetler, eşdeğer veya dinin tamamlayıcısı niteliğinde görülmüştür.
Oysa Rasulullah'ın risaletle ilgili bilgi kaynağı, Kur'an vahyi ile kayıtlıdır. (Yunus:10/15) Necm suresinde geçen "O hevasından konuşmaz" (Necm:53/3) ayetini, Rasulullah'ın bütün yaşamına ve söylediklerine hamledenler, Rasul’ü iradesiz bir aktarıcı konumuna düşürmektedirler. Bu ayetin sadece hüküm konularıyla kayıtlı olduğunu iddia edenlerin ise, Kur'an'm dışında neyin bağlayıcı hüküm olup neyin olmadığına dair kesin hiç bir ölçüleri bulunmamaktadır. Bu ayet, Necm suresi ve Kur'an bütünlüğünde değerlendirildiğinde görülecektir ki; müşriklerin inzal olan Kur'an vahyine karşı "şair sözü", "yazdırılmış" veya "uydurma söz" gibi ithamlarına bir karşılıktır. Bu ayette "hevadan olmayan" ile kastedilenin, Kur'an vahyi olduğu anlaşılmaktadır /Necm,53/1-6).
Gayri metluv anlayışı yanında Hz. Muhammed'den gelen hüküm ile ilgili rivayetleri, onun sâri (mutlak hüküm koyma yetkisine sahip kişi) olduğu iddiasıyla irtibatlandıranlar da vardır. Oysa "Allah ve Rasulü hükmettiği zaman..."(Ahzab,33/36) ifadesi, Rasulullah'ın Allah'ın hükümleriyle hükmetmesine işaret etmektedir. Çünkü hüküm vermek ancak Allah'a aittir (Yusuf,12/40) ve O hükmünde kimseyi kendine ortak etmez (Kehf,18/26). Rasul'ün insanlar arasında hükmetmesinde temel kaynak ise Kur'an'dır (Nisa,4/105).
Rasulullah, ancak Kur'an hükümlerini tatbik için açıklamalar yapmış ve haklarında nass bulunmayan konularda Kur'an bütünlüğünden içtihadi tesbitler çıkarmıştır. Rasul, taşıdığı mesajın şahidliğini de yapan bir insandı. O Kur'an'ı bütün olarak kavramıştı ve şer'i olarak yapabileceği yanlışların da vahiyle düzeltilmesi imkanına sahip olan, bütün insanlardan farklı ve öncelikli bir konumda bulunuyordu. Allah, onun "haram kılma" (Tahrim,66/1) veya "müstağni olana yönelme" (Abese,80/1-6) gibi içtihadi yanlışlarını vahiyle düzeltmiş ve böylece yanlışlarının örnek alınması engellenmiştir. Dolayısıyla kendisine vahiy inzal olan Rasul, vahyi en iyi anlayandır ve gerek vahye tabi olmak konusunda gerekse vahyin şahitliğini yerine getirme konusunda Rasulullah'a itaat, Allah'a itaati ifade etmektedir. (Kim Rasul’e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur... (Al-i İmran, 3/32)) İdari tasarruflarında da Rasul'e uymanın gerekliliği aynı anlamda değerlendirilmelidir (...Rasul size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir. (Haşr, 59/7)).
Sünnetin muhtevası konusundaki bulanıklık kadar, sünnetle irtibat konusunda yanlışlıklar da yaşanmışlar. Rasulullah'ın örnekliği dinin esasıyla ilgili Kur'an dışında yeni bir ilke belirlemek veya bilgi getirmek şeklinde değil, ancak Kur'an hükümlerinin pratize edilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Rasulullah'ın sünneti bağlayıcılık açısından, "zamanı aşkın" ve "zamanla kayıtlı" uygulamalar şeklinde iki kısma ayrılır. Ra-sulullah'm zamanla kayıtlı uygulamaları, kendi dönemini ilgilendiriyordu. Bu bilgi bizim için bir siyer bilgisi ve fikhetme biçimi olarak örneklik oluşturur. Fakat zamanı aşkın hükümleri, İslam'ın evrensel ve sürekli olan yanıyla alakalıdır ki, bizi de, bizden sonrakileri de ilgilendiren asıl alan burasıdır.
Rasul'ün zamanı aşkın sünneti ile irtibatımız iki yol ile kurulur. Birincisi kesin bilgi akışını sağlar ki buna "yaşayan sünnet" diyoruz. Yaşayan sünnet, aslı Kur'an'da bulunan ve müslümanları ilzam eden bir hükmün, Rasulullah'ın pratiği (vakıa) ile örneklendirilmesi; ve bu örnekliğin İslam'la irtibatlı tüm ekol ve nesillerce tatbik edilerek müteselsil bir yaşantı ile bize kadar ulaşmasıdır. Bu tanım çerçevesinde ifadesini bulan yaşayan sünnet, kesinlik ifade eder (Namaz'ın rekat, erkân ve vakitleri; hacc'ın menâsıkı, tesettürün şekli gibi). Rasulullah'ın sünneti ile ikinci irtibat yolumuz ise, zanni bilgi yoludur. Bu yolla elde edilen bilgiler kesinlik ifade etmez. Bu alandaki bilgiler siyer, hadis, tarih gibi ilk dönem metinlerinden tenkidci bir çabayla (cerh ve tadil yolu ile) elde edilmeye çalışılır. Bu alanda en fazla başvurulacak kaynaklar ise hadis kitaplarıdır.
Bu konuda sıkça zikredilen Hadis ve Sünnet terimleri arasında önemli farkların varolduğunu tekrar hatırlatmak gerekmektedir. Sünnet, Rasulullah'ın uygulamasını (vakıayı) ifade ederken, hadis ise bu vakıaya ilişkin haberlerdir. Bu bağlamda bir hadisi kritik etmek, sünneti eleştirmek anlamında yorumlanamaz. Hadis rivayetleri, sünneti anlamaya yardımcı olan ve sünnetten izler taşıyan rivayetlerdir. Zira hadisler, Rasul'ün uygulamalarının, yani vakıanın aynen aktarımı değil, şahidlerin (sahabenin) o yaşantının nasıl olduğu hakkında hatırladıktan kadarıyla sözlü bilgi aktarımlarıdır. Bu haberler vakıayı motomot ve kuşatıcı bir şekilde aktaramaz. Dolayısıyla hadis, sünnetten iz taşımakla birlikte, sünnetin kendisi değildir. Bununla birlikte, hadis vakıa hakkında zanni doğrular taşıyabilir.
Örneğin tüm ümmete farz olunan namaz ibadetinin erkân, vakit ve rekatlarının aslına Kur'an'da işaret olmakla birlikte, yeterli açıklık yoktur. Yalnızca bu konu bile, Rasulullah'ın örnekliğine duyulan ihtiyacı ortaya
koyar; sünnet ve hadisin konumunu aydınlatabilir. İbrahim dininin aslından olan namazı ikame etme emrini, ilk müslümanlar, Rasulullah'ın şahidliği ile beraberce yerine getirdiler. Ve Rasulullah'ın zaman ve mekan sınırlarım aşan bu örnekliği (sünnet), çelişkisiz bir biçimde günümüze kadar yaşayan bir süreklilikle taşınmıştır. Namazın vakitleri, temel erkânı ve rekatları hakkındaki Rasulullah dönemindeki sünnet; bu konuların nasıl uygulanacağı hakkında hiç kimseyi içtihada zorlamadan, bize kadar ulaşmıştır. Ancak namaz içinde el ve kolların pozisyonu, tekbir alış veya selam veriş şekli gibi temel erkân dışındaki şekil unsurlarında var olan farklılık; sünnete ve sünneti ulaştıran hadis rivayetlerine, dolayısıyla içtihadi yaklaşımlara ait bir muhayyerliği yansıtmaktadır.
Kur'an'ın kavranması ve Rasulullah'ın örnekliğinin anlaşılması konusunda hadis, tefsir, fıkıh gibi birçok disiplin oluşturulmuştur. Önümüzde gerek dini rivayetlerle oluşan ve gerekse bu disiplinler çerçevesinde kaleme alınan büyük bir külliyat bulunmaktadır. Geleneksel tavır, bu birikimi Kur'an nasslan ışığında kritik edeceğine, onu önceleyen bir tutum içindedir. Bizim gelenek eleştirimiz, geleneksel birikimin tümüyle reddedilmesi anlamına gelmez. Eleştirimiz tarihi rivayet ve disiplinlerin, Kur'an'ın anlaşılmasında "belirleyen" konumuna yükseltilmesinedir. Kur'an'ın anlaşılmasıyla ilgili sorunlarda, akleden müslümanlar arasında istişari diyalog kaçınılmazdır. Bu konularda öncekilerin hadis, tefsir, fıkıh veya lügat kitaplarında ortaya koydukları birikimden de yararlanmak istişari
sorumluluğumuzun bir gereğidir. Burada önemli olan, tarihi külliyattan yararlanırken, nasıl bir ölçü kullanacağımızdır. Bu da, dinin esasını belirleyenin geleneksel külliyat mı, yoksa Kur'an mı olduğu sorusunu gündeme getirir. Tarihi İslam kültürünü anlamakta "temel belirleyen" olarak Kur'an'ın hakem kılınmadığı bir İslam anlayışı ise, tasvip edilemez.