Tagutu Red ve İnkar
Yeryüzünde 'tağut'ları inkar edip, tevhid ve adaleti hakim kılma mücadelesini sürdürürken, İslami kimliğin toplumsal pratiğe yansıyan en temel vasfı, tağuti otoriteye ve bu otoriteyi temsil edên kurumlara ve şahıslara karşı açık bir red tavrına sahip olmasıdır. Allah'ın uluhiyet ve rububiyetine karşı istiğna ve tuğyan içinde olan (kendini bağımsız ve yeterli görerek azgınlaşan) her türlü kişi, kurum ve gücü kapsayan 'tagut' kavramı, şüphesiz günümüzde en açık olarak otoriteyi
Elinde bulunduran devlet ve sistemin şahsında somutlaşmaktadır. Firavun'un tağutlaşması (Firavun'a git, çünkü о azdı. (Taha, 20/24))
örneğinde olduğu gibi, eline geçirdiği güçle toplumsal hayatın bütününde şirk sistemini hakim kılmaya çalışan; baskı ve sömürü politikalarıyla insanları ezen, sindiren; insan haysiyet ve onuruna aykırı zalim, kafir bir sistemi zor ve şiddetle halka dayatan ve ayrıca bulunduğu bölgede emperyalîst statükonun muhafızlığı görevini canla başla üstlenerek, işbirlikçi bir kimliği de benimseyen bu düzen, tağuti bir düzendir. Bu devlet tağutun bizatihi kendisidir.
Rabbimiz, Kur'an'da bizlerden sadece lafzen değil, sadece ifadeyle, sloganla değil, pratik hayatımızla da tağutu inkar ve reddetmemizi istemektedir. (Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddîa edenleri görmüyor musun? Tağutun önünde muhakeme olmayı istiyorlar. Oysa, kendilerine onu inkar etmeleri emrolunmuştu. şeytan onları iyice saptırmak istiyor. (Nisa, 4/60)).
Tevhid kelimesinde Allah'ın birlenmesi şiarından önce, "la" kavramıyla ifade edilen, O'ndan gayrisinin otoritelerinin reddedilmesi gerçeğinde görüldüğü gibi, Kur'an, tağutun inkarını, imanın, Allah'a yönelmenin bir ön şartı (Taguta kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır... (Zümer,39/17))olarak vurgular.
Öyleyse İslami kimliğin en belirgin vasıflarından biri, tağuti sistem ve otoritelere karşı alınan tavırdır. İslami bir kimlikle mücadele zemininde yer alma iddiasına sahip bir oluşum, bir hareket, her şeyden önce tağuti güçlere karşı konumunu netleştirmeli, tağuti güçlere karşı tavır almalıdır.
Yaşadığımız ülkede, İslamilik iddiasıyla ortaya çıkan çeşitli yapı ve oluşumlar, bu noktada büyük bir çelişki içindedirler. Geleneksel anlayış ve yapılanmaların olumsuz mirası ve egemen şirk sisteminin baskıcı ve saptırıcı politikalarının da etkisiyle, İslamilik iddiasıyla ortaya çıkan pek çok çaba, temelde Allah'ın değil, sistemin rızasını kazanma anlamına gelebilecek bir pratik kaygı taşımıştır. Mevcut şirk sistemine yaklaşım ve ilişkilerde, İslami ölçüler ve ilkeler doğrultusunda İslami bir kimlik geliştirmek yerine, genelde uzlaşmacı, sentezci ve giderek teslimiyetçi bir kimlik öne çıkartılmış ve halen de bu tavır sürdürülmektedir.
Bu olumsuz genel gidişe zaman zaman aykırı birtakım sesler duyulsa da, bunların gerek resmi ideolojinin ceberrut, zalîm uygulamaları ile karşılaşmaları, gerekse de tam olarak Kur'ani bir çerçeveye oturtulamamış olması nedeniyle bu karşı çıkışlar, hep zayıf kalmış, yaygınlaşamamıştır. Та ki, 60'lı yıllardan itibaren İslam coğrafyasının değişik bölgelerinden Müslüman düşünürlerin ve İslami hareketlerin eserleri ve tecrübelerinin bu ülkeye aktarılmasına dek, bu durum devam etmiştir. Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi Islami hareket öncülerinin, Ihvan-i Müslimin, Cemaat-i İslami, Hizbu't-Tahrir gibi hareketlerin düşünce ve pratiklerinin Türkçe'ye kazandırılması, Türkiye'ye aktarılması, her ne kadar çok geniş bir kitleye ulaşmasa da, özellikle genç ve eğitimli kesimlerde yoğun bir etkilenme ve tartışma süreci başlatmıştır. Bu süreç bol gel gitli hatalarla malûl, sarsıcı, bununla birlikte coşkulu ve nitelikli bir eğitim süreci olmuştur.
Bu sürecin en önemli işlevi, kaynak meselesini öne çıkartmak olmuştur. Kur'an'dan uzaklaşmış, Kur'an'-dan uzaklaştırılmış bir iklimin çocukları yeniden Kur'an'ın diriltici mesajıyla uyanmaya, silkinmeye başlamışlardır. İslam'ın bütüncül yapısı yeniden kavranmaya çalışılmış, tevhid'in kelami bir kavram olmaktan öte, onun en önemli boyutunun insan ve toplum hayatın tüm alanlarını kuşatması gerektiği gerçêğinin altı cizilmiştir. Kur'ani bir çok kavramla ilk defa tanışılmış, daha önceden bilinen, bilindigi sanılan pek çok kavramın da asıl içeriklerinin boşaltılmiş olduğu görülerek yerli yerine oturtulmasına çalışılmıştır.
Bu uyanış sürecinin en somut yansıması, sahip olunan kimliğe ilişkin olarak tezahür etmiştir. Önceki süreçte Müslüman kimliğine eklemlenmiş bulunan sağcılık, milliyetçilik, muhafazakarlık kavramları ciddi bir biçimde sorgulanmış, bu cahili anlayış ve pratiklerden tümüyle kopulmaya gayret edilmiştir. Geleneksel anlayışın da etkisiyle, devleti adeta kutsayan, devleti "ebed müddet" görerek, sorunu yöneticilerle, yöneticilerin uygulamalarıyla sınırlayan anlayışın yüzeyselliği kavranmaya başlanmıştır. Devletin, sistemin yönetici şahıs ve zümrelerden bağımsız, şahısların iradelerinin üzerinde bir yapı, ideoloji ve işleyişe sahip bulunduğu gerçeğinin görülmesiyle birlikte uzlaşmacı, reformcu yaklaşım sorgulanarak, inkılapçı (devrimci) yaklaşım benimsenmeye çalışılmıştır.
Siyasi mücadele ve değişim perspektifinde inkılapçı yaklaşımın benimsenmesi ve yaygınlaşmasında etkili bir unsur da 70'li yılların sonunda İran'da gerçekleşen İslam devrimi olmuştur. İşbirlikçi, zalim bir diktatörlüğe karşı başarılı bir halk hareketi şeklinde gerçekleşen İran'daki devrim, bütün dünya Müslümanları ile birlikte Türkiyeli Müslümanlara da siyasi mücadelenin yöntemi ve araçlarına ilişkin olarak inkılapçı çizginin gerekliliğini ve gücünü kanıtlayan bir örnek olmuştur. İran'da yaşanan devrim ve 80'li yıllardan itibaren tüm dünyada yükselen İslami hareket olgusu, Türkiyeli Müslümanlar arasında iyimserlik ve özgüven duygusunu geliştiren bir devrimci sürece yol açmıştır.
Bu süreç, mevcut sistemin ve iktidar odaklarının tağuti niteliğinin net bir biçimde kavranması ve tağuti sistemin "düşman" kimliğinin belirginleşmesi acısından öğretici bir süreç olmuştur. Fakat sürecin tamamlanmış olduğu söylenemez. Özellikle düşünsel ve örgütsel yapılanma noktasında ortaya çıkan istikrarsızlık ve ilkesizlik gibi nedenlerle, egemen şirk sistemine karşı alman, alındığı sanılan tavrın zaman zaman son derece bulanıklaştığı, çelişkiler içerdiği görülebilmektedir. İslami kimlik iddiası taşıyan oluşumların mevcut sisteme ilişkin tavırlarında netliğin slogan düzeyinde kalması ve pratikte savrulmalar yaşanması İslami kimlik iddiasını örseleyen, boşa çıkartan bir zaaftır. Gerek geçmiş dönemlerde Müslüman kavramının önüne eklenmiş bulunan sağcı, muhafazakâr, milliyetçi vb. sıfatlar, gerekse son zamanlarda eklenmeye çalışıldığı görülen demokrat sıfatı sadece kavramsal düzeyde değil, içerik itibariyle de tümüyle reddedilmeli, bu tür çarpık anlayışların etki alanlarından bütünüyle kopulmalıdır.
İslami kimlik tağuti sisteme karşı net, tavizsiz ve devrimci bir tavrı gerektirir. Bu tavır alış ilkesel bir zorunluluktur ve asla şartların değişmesi, düşmanın tavrının farklılaşması ya da zafere ulaşmada, sonuç almada etkili olunup olunamaması gibi gerekçelerle bundan vazgeçilemez. Düşmanın baskılarına karşı olduğu gibi uzlaşmaya zorlayıcı, uzlaşmacılığı teşvik edici sinsi politikalarına karşı da direnmek asıldır. Baskı ve zorla birlikte, oluşum aşamasındaki İslami bir hareketi uzlaşma batağına çekerek çözmeye çalışmak, tağuti güçlerin her zaman baş vurdu klan bir politika olmuştur. Bu hususla ilgili olarak Rabbimiz Yüce Kitabı'nda şöyle buyurmaktadır: "Onlar isterler ki sen onlarla uzlaşasın da, onlar da seninle uzlaşsınlar"(Kalem:68/9). Egemen şirk sisteminin dayatmaları karşısında uzlaşıcı, tavizkar tavır alışlar, sonunda İslami ilkelilik ve duyarlılığın tümüyle tasfiyesini doğurabilecek çıkmaz bir sokaktır.