Sahih bir İslami kimliği bekleyen bir diğer ciddi tehlike de, topluma ilişkin yaklaşımda ölçüsüzlüktür. İçinde yaşadığımız toplumun büyük bir çoğunluğunun
"Müslüman" olduklarını söylemeleri, kendîlerini İslam'a nisbet etmeleri önemli bir olumluluktur ve mutlaka değerlendirilmesi, geliştirilmesi gerekir. Fakat Müslüman olmanın soyut bir iddiadan ibaret olmadığı, Kur'ani ölçülerinin bulunduğu da gözden uzak tutulamaz. Bazı çevrelerce son zamanlarda Müslümanlar yerine yaygınlaştırılmaya çalışılan "inananlar" kavramı bu konuyla ilgili ciddi bir çarpıklığa işaret etmektedir. Mümkün olduğu kadar geniş bir kesimi kucaklaması, kapsaması kaygısıyla üretildiği ve kullanıldığı anlaşılan bu kavram, Hıristiyanvari bir takım çağrışımlar yapmak yanında, içeriğine yüklenilen anlam itibariyle de İslami kimliğe ilişkin netlik ve kapsamlılığı yansıtmaktan oldukça uzak, adeta içi boş bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. İçinde yaşadığımız toplumun genel olarak Rabbimizin şu ayetinde vasfettiği hal üzere bulunduğu bir gerçektir: "Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan inanmazlar." (Yusuf:12/106)
Egemen şirk sistemine karşı net tavır alıp, aynı sistemin ideolojisinden, değer yargılarından, kültüründen beslenen, en azından ciddi bir biçimde bunlardan etkilenen toplumu, egemen sistemin sirkinden azade görmek çelişik bir tutumdur. Her şeyden evvel unutulmamalıdır ki, egemen otoritenin temsil ettiği olumsuzluk, toplumun genel anlamda içinde bulunduğu olumsuzluğun bir sonucu, bir yansımasıdır. Toplumun büyük çoğunluğu egemen sistemi gönül rızasıyla desteklemeyebilir fakat en azından karsı çıkmamakta, gönülsüz de olsa itaat etmekte, dolayısıyla sistemin devamına katkı sağlamaktadır. Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek; "... Bir toplum özün-dekini değiştirmedikçe Allah da o toplumun durumunu değiştirmez" (Rad:13/11) şeklinde ifade edilmektedir.
İslami kimlikli bir kalkış, kendisine düşman olarak, temel hedef olarak mutlaka ülkeye ve topluma egemen şirk sistemini seçmeli; bununla beraber, toplumun içinde bulunduğu yaygın cahili anlayış ve pratikleri de değiştirmeyi-dönüştürmeyi, amaçladığı öncelikli hedefleri arasında belirlemelidir. Dün olduğu gibi bugün de toplumun sahip olduğu geleneksel din anlayışı, ancak muharref bir din kültürü şeklinde tanımlanmaya müsait bir görüntü arzetmektedir. Tasavvuf kültürü, kelamcılık, mezhepçilik gibi İslam'ın özüne yabancı tarihsel oluşumların gölgesi altında Kur'an'ın saf, berrak mesajı ve Resulullah'ın pak sünneti alabildiğine bulanıklaştırılmış, anlaşılmaz kılınmıştır.
İslam anlayışının bu şekilde eklektik bir nitelik kazanmasında asıl sorumluluk baskıcı, zalim yönetimlerin olmakla birlikte, tevhid akidesine tümüyle aykırı bir biçimde gelişen ve palazlanan 'ulema' sıfatlı bir ruhban sınıfı olgusunun payı da gözardı edilmemelidir. Kur'an'da müminlerin bir sıfatı, sahip olmaları gereken bir özellikleri olarak vurgulanan ''ilim" olgusunun, tarih içinde adeta sınıfsal bir tekele, insanlar ile Allah arasında, insanlar ile Allah'ın Kitab'ı arasında bir aracılık müessesesine dönüştürülmüş olması, din anlayışının tahrife uğramasında belirleyici bir rol oynamıştır.
İslami kimlikli bir hareket, topluma karşı Ölçülü olmak zorundadır. "Halk hareketi", "halka dayanan hareket" gibi sloganları kendisine şiar edinmiş ve buna uygun faaliyet gösteren hareketler belki kitlesellerine, geniş kitlelere ulaşma anlamında başarılı olabilirler; ama İslami ilkelerden, İslami doğrulardan tavizler pahasına ulaşılan başarıların İslami bîr değer taşımayacağı açıktır. Aslolan kitlelerle bir noktada buluşmak, kitlelerin doğrularım doğru kabul edip yüceltmek değil, ilahi ölçüleri baz alarak kitleleri eğitmek, doğruları ulaştırmaktır. Aslolan halka değil, Kur'an'a dayanmaktır, Kur'an'ı Ölçü almaktır.
Elbette İslami bir hareket ancak geniş kitleleri örgütleyebildiği, cihad ve şehadet bilinciyle harekete geçirebildiği oranda egemen şirk iktidarına karşı ciddi bir tehdit ve alternatif oluşturabilir. Bu yüzden küfre ve zulme karşı sürdürülen İslami bir mücadelenin başarılı olabilmesi açısından kitleleşmenin belirleyici bir aşama ve ulaşılması gereken bir hedef olduğu açıktır. Bununla birlikte, sahip olunan temel ölçülerden tavizler pahasına bir kitleleşme İslami bir hareketin amacı olamaz.
Kitleye ilişkin politika belirlerken, geniş kitlelere mesajı ulaştırma adına ilkeselliği göz ardı etmenin sonuçta ciddi bir kimlik erozyonu doğurması kaçınılmazdır. Kitleleri kuşatıcılık, kitleleri kucaklama iddialarını bekleyen muhtemel akibet kimliksizlik batağıdır. Yapılması gereken şey, kitle kuyrukçuluğu anlamına gelecek şekilde kitlelerin peşine takılmak, kitlelerin peşinde sürüklenmek değil, kitlelere öncülük sorumluluğuna uygun davranmaktır.
İslami mücadele ancak uygun yöntem ve araçlarla gerçekleşebilir. Bu noktada tağuti sisteme karşı devrimci ve toplumun cahili gelenek ve pratiklerinden bağımsız bir tavır, İslami kimliğin en belirgin vasıflan olarak sahip olunması gereken temel ölçülerdir. İslami kimlik ancak bu temel ölçüler üzerine bina edilebilir. Ve ancak İslami kimlikle ortaya konulacak olan bir mücadele, İslami mücadele olarak vasfedilmeye layıktır.