İslam inancının kaynağı ve ölçüsü Kur'an'a dayanır. Bu inanç; soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akideyi değil, toplumsal yaşamda şahitlik oluşturacak itikadi tavır ve kabulleri gerekli kılar. İslam itikadı, vahyi bilgiyi ve mücadele yükümlülüğünü gerektiren; hayatın öncesini, sonrasını ve yaşanılan anı kuşatan bir bütündür. Bu inanç soyut bir akide değil, bağlılarına gerek zihinsel ve gerekse ameli alanda her türlü bozulmaya (ifsada) karşı "La" dedirtip, düzeltme-dönüştürme (ıslah) görevini yükleyen devrimci bir kabuldür.
Tevhid akidesi, bilgi ve eylemi birbirinden ayrıştırmayan dinamik bir inançtır. Tevhidi bilince ulaşan bir kişi İslam adına inanç ile ameli, düşünce ile eylemi, itikad ile siyaseti ayrıştıramaz. Tevhid inancına sahip olan herkes, her türlü şirke, zulme ve ifsada karşı inanç, düşünce, tavır ve hareket birliği içinde İslami mücadeleye katılmak; edindiği Kitabi bilgiyi imanlaştırmak için "cihad"ı üstlenmek zorundadır. İslami mücadeleyi, diğer bir deyişle cihad sorumluluğunu üstlenmeden kurtuluşa erişilemez. Çünkü cihad, Allah'ın halis dini ile, Kur'an ile, kendi nefsimiz ve insanlar arasındaki her türlü engeli kaldırma ve tağutların hakimiyetini tasfiye etme mücadelesidir. (Öyleyse kafirlere itaat etme ve onlara karsı (Kur'an'la) büyük bir cihad et. (Furkan, 25/52))
Kur'an'ın Mekke ve Medine döneminde inzal olan bütün ayetlerinde, soyut ve teorik bir davet değil, ameli sorumluluklar yükleyen bir çağrı vardır. O, Rabbimize itaat etmeye; gerek gaybi gerekse sosyal, idari, siyasi, ekonomik alanlarda yaşanan şirk ve zulümden uzaklaşmaya dair bir uyandır, Mekke'de başlayan İslami mücadele, Rabbimizin ismini yüceltmeye yönelen akidevi bir eylemdi. Ve İslam'a düşmanlık eden, Müslümanlara zulüm ve işkenceleri reva gören Mekke müşrik toplumu ve önde gelenleri de Allah inancından habersiz değildiler. Günümüzün egemen cahili yapılarında da durum farklı değildir. Dün de bugün de "Sırf 'Rabbimiz Allah'tır dedikleri için..." (Hacc, 22/40) müminler, ilahlık iddiasına kalkışan tağuti güçler tarafından hakaret ve saldırılara maruz kalmışlardır. Sahte ilahları en fazla öfkelendiren çağrı ise, gasbettikleri egemenlik alanlarım terk etmeleri zorunluluğu ile ilgilidir. Çünkü- Kur'an'ın bildirdiği ilah inancı ve itikadı bağ; soyut bir "inanç sistemi"ni değil, hayatın tümünü kuşatan bir "dünya görüşü"nü önermekte ve vahiy dışı tüm güç, otorite ve uygulamaları tasfiye etmeyi hayati bir görev olarak belirlemektedir.
İslam ümmeti, Kur'an ile olması gereken bağım tarihi süreç içinde yitirdikçe, itikadının ameli boyutunu ve ana hedefini unuttu. Zihinsel sapmalar sonucu bulanıklaşan inanç yapısı, davranışların da bozulmasına neden oldu. İnanç, hayattan koptu ve büyük ölçüde teorik alana "hapsoldu. Tevhid kavramı, kelam ve felsefi tartışmaların gündemine sıkıştırıldı. Şer'i mükellefiyetlerimiz itikadın dışına itildi ve iman-amel ayrımı meşrulaştırılmaya çalışıldı. Yaygın olarak imanın şartı ile İslam'ın şartı birbirinden ayrıştırıldı. "...Kitab'ı terkedilmiş olarak..." (Furkan:25/30) bırakanlar Allah, ahiret günü, melekler ve resuller ile birlikte temel iman konusunu oluşturan ve muttakilerin kılavuzu olan Kur'an'ın hükümlerini unuttular. Oysa iyiliğe (Birr'e) ulaşılması için inanılması gereken umdelerle, yerine getirilmesi gereken fiiller birbirinden ayrıştırılamazdı. (Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz birr (iyilik, takva, itaat) değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgiline rağmen, onu yakınlara, öksüzlere, biçarelere ve boyunduruk allında bulunanlara veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahitleşliklerin de ahidlerine uyanlarla zorda, hastalıkla ve savaşın şiddetli zamanında sabredenler (in tutum ve davranışıdır.) İşte bunlar, doğru olanlardır vb muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara, 2/177))
Mekke cahili ortamında Kur'an'ın çağrısı; müminleri cahili inanç ve tutumlardan hicret etmeye ve haksızlık karşısında tavır almaya teşvik eden, hayatın bütün ünitelerini kuşatan bir akidevi davet olarak insanların gündemine giriyordu, Rabbimizi tekbir etmekle, her türlü kirlilikten arınmak iç içe bir eylemdi. "Kalk ve uyar. Rabbini tekbir et. Kendini arındır." (Müddessir, 74/2-5).
Vahyi çağrının, insanları pratik sorunlarımızla doğrudan ilgili olan bir Allah inancına, hayatı kuşatan bir akideye, düşünce ve eylem planında her türlü şirke' karşı tavır alışa yönelttiğine bir çok ayet şahitlik etmektedir. İlk dönemde inzal olduğuna dair üzerinde mutabakat bulunan bazı ayetlerden çıkartılabilecek şu vurgular, konuyu aydınlatmaya yeterlidir:
Rabbimizin ayetleri karşısında "inatçı" kesilen ve Allah'a rağmen "ölçü" koyanları kınayıp-korkutmak (Müddessir, 74/16-26); Allah'ın kendilerine hiç bir güç vermediği Lat, Uzza, Menat gibi putları, toplum vicdanının ürettiği diğer zanni ve heva eseri tabuları ve yanlış şefaat anlayışlarını reddetmek (Necm, 53/19-26); ölçüde hile yapanları, teraziyi doğru tartmayanları ve insanların haklarını gasp edenleri ikaz etmek (Şuara,26/181-183); kız çocuklarının hayatına kasteden uygulamaları kınamak (Tekvir,81/8-9); yoksulun doyurulması için teşvikte bulunmayıp mal yığma tutkusuna kapılanları cehennemle korkutmak (Fecr, 89/18-23); kendini müstağni görenlere, hayrı engelleyenlere ve onların meclislerine (nadiye) boyun eğmemek (Kalem,68/10-15; Alak,96/9-19) gibi vurgular "Allah'tan başka ilah yok" hükmünün yaşara içinde karşılığını oluşturan en güzel açıklamalarıdır. İnzal olduğu toplumu, toplumsal ilişkileri, egemenlerin tavrını; sosyal, hukuki, ekonomik yapıyı tasvir eden Kur'an'ın bu ayetlerinin, bugün içinde yaşadığımız toplumdaki sosyal karşılıklarını İslami bir davete kalkışmadan önce bilmek ve iyi değerlendirmek zorundayız. Yaşadığımız çağda, bu ayetlerin sosyal karşılıklarını gözetmeyen ve tatbikine çalışmayan yaklaşımların, Kur'an'a bağlılık veya İslam'ı yaşama ve İslami mücadeleyi üstlenme iddialarında inandırıcı olabilmeleri imkansızdır.
Hele siyasi veya ekonomik sahada Rabbani ölçüleri gözetmeyen uygulamaların, ameli sapmaların, itikadı (akideyi) ilgilendirmediği iddiası içinde olanlara veya inanç-amel ayırımı yapanlara en güzel hatırlatma, yine Kur'an'ın ayetlerindedir. "Dini yalanlayanı gördün mü? Yetimi itip-kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz. Vay şu namaz kılanların haline. Onlar kıldıkları namazdan gaflet içindedirler..." (Maun,107/1-4). Tevhid ve adaleti ikame etmek için bildirilmiş olan Kur'an, bu ayetlerde görüldüğü gibi yetime ve yoksula karşı amelî görevini yapmayan veya öksüzün ezilmesine ve yoksulluğun artmasına neden olan güç sahiplerine karşı tavır almayan kişilerin teoride kalan tevhid inancını, din inancını, kitap inancını kabul etmez.
Müslüman olmak, tevhid akidesini kabul etmektir. Bu inancın soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akide olmadığı açıktır. Bu akide, bağlısını gerek zihinsel ve gaybi alandaki; gerekse sosyal, siyasal, ekonomik veya ameli alandaki her türlü şirke, zulme, haksızlığa karşı mücadele etmeye sevk eder. İslam inancı, İslami mücadeleyi üstlenmeden yaşanamaz. İslami mücadele ise akidevi temelli bir harekettir. İslami mücadelenin zihinsel, yapısal ve metodik sorunlarının çözümünde gösterilecek şahitlik ve kazanılacak basan, Kur'an ile irtibat düzeyi ve akidevi netlik ile doğru orantılıdır.