İslam İnancı Soyut ve Bilgi Düzeyinde Kalan Bir Akide Değildir!

İslam inancının kaynağı ve ölçüsü Kur'an'a daya­nır. Bu inanç; soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akideyi değil, toplumsal yaşamda şahitlik oluştura­cak itikadi tavır ve kabulleri gerekli kılar. İslam itika­dı, vahyi bilgiyi ve mücadele yükümlülüğünü gerektiren; hayatın öncesini, sonrasını ve yaşanılan anı kuşa­tan bir bütündür. Bu inanç soyut bir akide değil, bağlı­larına gerek zihinsel ve gerekse ameli alanda her türlü bozulmaya (ifsada) karşı "La" dedirtip, düzeltme-dönüştürme (ıslah) görevini yükleyen devrimci bir kabul­dür.

Tevhid akidesi, bilgi ve eylemi birbirinden ayrıştır­mayan dinamik bir inançtır. Tevhidi bilince ulaşan bir kişi İslam adına inanç ile ameli, düşünce ile eylemi, itikad ile siyaseti ayrıştıramaz. Tevhid inancına sahip olan herkes, her türlü şirke, zulme ve ifsada karşı inanç, düşünce, tavır ve hareket birliği içinde İslami mücadeleye katılmak; edindiği Kitabi bilgiyi imanlaştırmak için "cihad"ı üstlenmek zorundadır. İslami mü­cadeleyi, diğer bir deyişle cihad sorumluluğunu üstlen­meden kurtuluşa erişilemez. Çünkü cihad, Allah'ın ha­lis dini ile, Kur'an ile, kendi nefsimiz ve insanlar ara­sındaki her türlü engeli kaldırma ve tağutların haki­miyetini tasfiye etme mücadelesidir. (Öyleyse kafirlere itaat etme ve onlara karsı (Kur'an'la) büyük bir cihad et. (Furkan, 25/52))

Kur'an'ın Mekke ve Medine döneminde inzal olan bütün ayetlerinde, soyut ve teorik bir davet değil, ame­li sorumluluklar yükleyen bir çağrı vardır. O, Rabbimize itaat etmeye; gerek gaybi gerekse sosyal, idari, siya­si, ekonomik alanlarda yaşanan şirk ve zulümden uzaklaşmaya dair bir uyandır, Mekke'de başlayan İslami mücadele, Rabbimizin ismini yüceltmeye yönelen akidevi bir eylemdi. Ve İslam'a düşmanlık eden, Müslümanlara zulüm ve işkenceleri reva gören Mekke müşrik toplumu ve önde gelenleri de Allah inancından habersiz değildiler. Günümüzün egemen cahili yapıla­rında da durum farklı değildir. Dün de bugün de "Sırf 'Rabbimiz Allah'tır dedikleri için..." (Hacc, 22/40) müminler, ilahlık iddiasına kalkışan tağuti güçler tarafından hakaret ve saldırılara maruz kalmışlardır. Sahte ilahları en fazla öfkelendiren çağrı ise, gasbettikleri egemenlik alanlarım terk etmeleri zorunluluğu ile ilgilidir. Çün­kü- Kur'an'ın bildirdiği ilah inancı ve itikadı bağ; soyut bir "inanç sistemi"ni değil, hayatın tümünü kuşatan bir "dünya görüşü"nü önermekte ve vahiy dışı tüm güç, otorite ve uygulamaları tasfiye etmeyi hayati bir görev olarak belirlemektedir.

İslam ümmeti, Kur'an ile olması gereken bağım ta­rihi süreç içinde yitirdikçe, itikadının ameli boyutunu ve ana hedefini unuttu. Zihinsel sapmalar sonucu bulanıklaşan inanç yapısı, davranışların da bozulmasına neden oldu. İnanç, hayattan koptu ve büyük ölçüde teorik alana "hapsoldu. Tevhid kavramı, kelam ve felse­fi tartışmaların gündemine sıkıştırıldı. Şer'i mükellefi­yetlerimiz itikadın dışına itildi ve iman-amel ayrımı meşrulaştırılmaya çalışıldı. Yaygın olarak imanın şar­tı ile İslam'ın şartı birbirinden ayrıştırıldı. "...Kitab'ı terkedilmiş olarak..." (Furkan:25/30) bırakanlar Allah, ahiret günü, melekler ve resuller ile birlikte temel iman konusunu oluşturan ve muttakilerin kılavuzu olan Kur'an'ın hü­kümlerini unuttular. Oysa iyiliğe (Birr'e) ulaşılması için inanılması gereken umdelerle, yerine getirilmesi gereken fiiller birbirinden ayrıştırılamazdı. (Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz birr (iyilik, takva, itaat) değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgiline rağmen, onu yakınlara, öksüzlere, biçarelere ve boyun­duruk allında bulunanlara veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahitleşliklerin de ahidlerine uyanlarla zorda, hastalıkla ve savaşın şiddetli zamanında sabredenler (in tutum ve davranışıdır.) İşte bunlar, doğru olanlardır vb muttaki olanlar da bunlardır. (Bakara, 2/177))

Mekke cahili ortamında Kur'an'ın çağrısı; müminle­ri cahili inanç ve tutumlardan hicret etmeye ve haksız­lık karşısında tavır almaya teşvik eden, hayatın bü­tün ünitelerini kuşatan bir akidevi davet olarak insan­ların gündemine giriyordu, Rabbimizi tekbir etmekle, her türlü kirlilikten arınmak iç içe bir eylemdi. "Kalk ve uyar. Rabbini tekbir et. Kendini arındır." (Müddessir, 74/2-5).

Vahyi çağrının, insanları pratik sorunlarımızla doğ­rudan ilgili olan bir Allah inancına, hayatı kuşatan bir akideye, düşünce ve eylem planında her türlü şirke' karşı tavır alışa yönelttiğine bir çok ayet şahitlik etmektedir. İlk dönemde inzal olduğuna dair üzerinde mutabakat bulunan bazı ayetlerden çıkartılabilecek şu vurgular, konuyu aydınlatmaya yeterlidir:

Rabbimizin ayetleri karşısında "inatçı" kesilen ve Allah'a rağmen "ölçü" koyanları kınayıp-korkutmak (Müddessir, 74/16-26); Allah'ın kendilerine hiç bir güç vermediği Lat, Uzza, Menat gibi putları, toplum vicdanının ürettiği diğer zanni ve heva eseri tabuları ve yanlış şefaat anlayışla­rını reddetmek (Necm, 53/19-26); ölçüde hile yapanları, teraziyi doğru tartmayanları ve insanların haklarını gasp edenleri ikaz etmek (Şuara,26/181-183); kız çocuklarının hayatına kasteden uy­gulamaları kınamak (Tekvir,81/8-9); yoksulun doyurulması için teş­vikte bulunmayıp mal yığma tutkusuna kapılanları ce­hennemle korkutmak (Fecr, 89/18-23); kendini müstağni görenlere, hayrı engelleyenlere ve onların meclislerine (nadiye) boyun eğmemek (Kalem,68/10-15; Alak,96/9-19) gibi vurgular "Allah'tan başka ilah yok" hükmünün yaşara içinde karşılığını oluşturan en güzel açıklamalarıdır. İnzal olduğu toplumu, toplum­sal ilişkileri, egemenlerin tavrını; sosyal, hukuki, eko­nomik yapıyı tasvir eden Kur'an'ın bu ayetlerinin, bu­gün içinde yaşadığımız toplumdaki sosyal karşılıkları­nı İslami bir davete kalkışmadan önce bilmek ve iyi değerlendirmek zorundayız. Yaşadığımız çağda, bu ayetlerin sosyal karşılıklarını gözetmeyen ve tatbikine çalışmayan yaklaşımların, Kur'an'a bağlılık veya İs­lam'ı yaşama ve İslami mücadeleyi üstlenme iddiala­rında inandırıcı olabilmeleri imkansızdır.

Hele siyasi veya ekonomik sahada Rabbani ölçüleri gözetmeyen uygulamaların, ameli sapmaların, itikadı (akideyi) ilgilendirmediği iddiası içinde olanlara veya inanç-amel ayırımı yapanlara en güzel hatırlatma, yi­ne Kur'an'ın ayetlerindedir. "Dini yalanlayanı gördün mü? Yetimi itip-kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz. Vay şu namaz kılanların haline. Onlar kıldıkları namazdan gaflet içindedirler..." (Maun,107/1-4). Tevhid ve adaleti ikame etmek için bildirilmiş olan Kur'an, bu ayetlerde görüldüğü gibi yetime ve yoksula karşı amelî görevini yapmayan veya öksüzün ezilmesine ve yoksulluğun artmasına neden olan güç sahiplerine karşı tavır al­mayan kişilerin teoride kalan tevhid inancını, din inancını, kitap inancını kabul etmez.

Müslüman olmak, tevhid akidesini kabul etmektir. Bu inancın soyut, zihinsel ve bilgi düzeyinde kalan bir akide olmadığı açıktır. Bu akide, bağlısını gerek zihin­sel ve gaybi alandaki; gerekse sosyal, siyasal, ekono­mik veya ameli alandaki her türlü şirke, zulme, hak­sızlığa karşı mücadele etmeye sevk eder. İslam inancı, İslami mücadeleyi üstlenmeden yaşanamaz. İslami mücadele ise akidevi temelli bir harekettir. İslami mücadelenin zihinsel, yapısal ve metodik sorunlarının çö­zümünde gösterilecek şahitlik ve kazanılacak basan, Kur'an ile irtibat düzeyi ve akidevi netlik ile doğru orantılıdır.